Mahkeme kaleminde dosya incelerken dalmışım…
Birden kapının aniden açılması ile irkildim...hakime hanım belli ki dışarıdan gelmişti…
Kalem personeli ile selamlaşma faslından sonra gözleri atomu yeniden keşfetmiş gibi açıldı ve ağzından şaşkınlık ifadesi ile “bugün dolmuşa bindim sıradan halk ile yolculuk ettim ne enteresan bir duygu” sözleri döküldü…
Şaşkınlık sırası bana geldi..
***
O gün hakime hanım fark etmemişti ama o dolmuşta ben de vardım ve onunla yolculuk etmiştim…
Göz ucuyla kendimi süzdüm…ayrık otu gibi düşündüm kendimi…sonra “sıradan” ve “halk” olarak düşündüm…
Gözüm dosyada,ruhum geçmişimde gezmeye başladı…Babamın sabahın 5’inde hepimizi öpüp işine gidişi akşam file dolusu erzak ile dönüşü aklıma geldi…
Kenar mahalle ilkokulunda subay çocuklarına ayrı sırada süt ve üzüm dağıtılışını bizimde film seyreder gibi izleyişimizi hatırladım…subay gazinosundaki eğlenceleri kaldırımdan seyrettiğimiz gün yediğimiz sopalar canımı acıttı o an bile.
Gecenin bir yarısı bekçi şapkası isterim diye tutturmam ve babamın hiç itiraz etmeden şeker fabrikasına gidip bekçi Necdet amcanın şapkasını ödünç alıp getirmesini,patiska pijamalarımızı Sümerbank kuyruklarını hatırladım…ablamın önlüklerini zorla giyişim aklıma geldi…rengi siyahtan sarıya dönmüş kıdemli önlük giyer olmuşluğum geldi yadıma…
Son potinlerin bize ayrılışını düşündüm…elinde parlak potinler ile alay komutanının haşarı oğlu Erhan’ın alaylı gülüşü gözlerimde canlandı…
Hiç fark etmemiştim ama ben sıradandım…hiç poşette zeytin almadım..hep gazete kağıdına sayı ile verildi bize ezik zeytinler…
Seçen olmadık sadece seçilenlerin adına kanaat ettik…
ben halktım sıradandım…
şu anda bile bir beyazlığın içinde kara olarak duruyordum…leke gibi…
Belli ki hiç olamayacaktım…belki dolmuşa binebilmiştim ama yanlış yere oturmuştum..”beyaz” ın geldiği yerde “kara” olarak durmuş huzur bozmuştum…
İlk lise yıllarımda bu kez memleketimin gazabına uğramış “beyaz” memleket “kara” birisini kabullenmemişti…karnem dokuz dersten sekiz zayıfla bana göre “kara” onlara göre “beyaz” dı…bulunmamam gereken bir şehirde yenilgiye uğramıştım..ancak yine bir “karalık” yapmış liseyi bitirip fakülteyi kazanmıştım…
***
İstanbul “gri” bir şehirdi…ve ben bu şehre elimde valiz niyetine taşıdığım pazar çantası ile ilk günümde geçmişimdeki “beyazlara” rağmen kapkara bir şekilde ilk adımımı atmıştım…günlerden çarşamba ve Fatih’te “Çarşamba” pazarıydı…
Fatih Camii avlusunda elimde bir simitle kalabalığa baktım…ne kadar “kara” bir şehir düşündüm…oysa “bebek” grileştirmişti bu tonu…ilk güne Fatih Camii avlusunda bir simit ile başlamıştım kapkara olarak…
Gezdim dört yıl boyunca… “beyaz” arkadaşlarım oldu “karalığımın” farkına varmadan…tüm kaldırımlarını saydım beyoğlu’nun,taksim’in ve sair “gri” mahallelerin…
***
Günler geçti…
1998/Haziran…
Elimde bir simit,pazar çantası valizimde hukuk diplomam ,yanımda can yoldaşım,kardeşim,sırdaşım,”kara ırkdaşım” 1999 ağustos 17’de kaybettiğim Şamil kardeşim…
“bu şehre ilk adımımda burada bu kalabalıkta elimde bir simit bir “kara” olarak bu resme bakmıştım,şimdi ise elimde bir de –beyazlardan- zorla aldığım bir icazetname ile sıradanlıklarıma dönüyorum”…
Ben sıradanlığıma döndüm Şamil ise renksiz dünyaya…asıl olana…
On beş yıl oldu…hakime hanım bana “kara” olduğumu hatırlattı…ben ise “ kara” nın “beyazdan” yek olduğunu anladım…
Kimisine “sevgilisi” kimisine “patronu” kimisine “zalimi” hatırlattı “karalığını”…
Fark etmeden uyandırdı canavarlar yok oluşlarını…
“kara” dan “beyaz” hiç olmuyor ama her “kara” “beyaz” a hükmediyor…en azından huzura…