Meclis sıralarında hep beraber “meclis duvarlarını” çınlatarak okunan, yurdumuzun bağımsızlık marşı kabul edilen şiirin, değerini bilmiyoruz Akif’im…
Toplantı salonlarında sözlerini unutarak “ne üdüğü belirsiz” ritimle okuduğumuz günleri yaşıyoruz.
“Sen Kurtuluş Savaşı’nın en zor günlerini yaşamış, o günlerin verdiği coşkuyla, şanla, ıstırabı satırlara dökmüştün…”
Her toprağın bir maliyeti vardı, bu topraklarda “tek kırıntı bırakmamak adına sözleşmiş, üzerimize çöreklenen orduların” yıkılışını anlattın!
Gönderden indirilen bayrağın, esir insanlarının gözündeki hüznü,
Her adımda ızdırap yaşayan atalarımızın esir kalamayacağını, atılan her kurşunu hatırlayarak “kalemi” oynattın.
İmparatorluğun acı içinde kıvrandığı, her karış toprağın kanla sulandığı, “Türkün yere serilişini yazanlara” atılan tokatın meyvesi…
Koruyamıyoruz eserini büyük şair!
“Marşını içimizden gelerek okumayı bırak, hissetmeyi bıraktık!”
Maçlardan önce, dışarıda kalbinin üzerine elini koyarak okuyan milletleri görürken; ayağa kalkmayı içine sindiremeyen evlatlar yetiştirdik!
O marş ki asker Mehmed’in Ankara’da; kendi devletini kurduğu cumhuriyetin marşı…
Maraş’ta vurulan imamın dilinden okunmalıydı. İlk kurşunu atarken sonraki gelenlerin gönülden sahip çıkmasını isteyen,
Kubilay; yürekten okunması için yere düşmüştü.
Törenlerin ruhsuzluğunda kayboldu yazdığın dillere destan dörtlüğün… Coşkuyla söylenen bir marşta takım o ruhla yenilir miydi?
Geri al marşını Akif… Bu yurdun kendi tarihinin özümsendiği dizelere inanmıyor!
Evlatlar söylerken, yaşanan mücadelenin hayallerini getiremiyor, göz önüne.
Kalabalığın kötü bağırmasına benziyor, değerini anlamaya çalıştığımızda “sende mutlu olacaksın” bilirim.
Çanakkale Anıtları için yazmıştın.
Anzaklar her yıl dinlerken için için onlarda bu milletin “neden” böyle sahipsiz bıraktığını düşünüyordur!
Bu vatan sahip çıkamıyor bu coşkulu “İstiklal” ile başlayan satırlara…
Kalbinden gelerek söylediğinde “sende” rahat uyuyacaksın…
